Locked and loaded!

Perşembe, Haziran 15, 2006

En sonunda!

Uzun zamandır Blog'a birşeyler yazamadığım için kusura bakmayın... Ancak final sınavına hazırlanmaktan başka bişey yapmadım diyebilirim uzuuuun zamandır :) Hazırlığı geçtim, ancak bu sene yorucu oldu. Herneyse, bundan sonra daha güncel tutmaya çalışıcam blogu... Öeh, aylar olmuş, tozlanmış harbiden... Neyse, bundan sonra bol bol yazacağım nasıl olsa... Bu kadar diyelim şimdilik, sene boyunca oynayamadğım oyunları oynicam, yeter ulan!

Perşembe, Mart 09, 2006

Format! Format! Hın hın hın!!!!

Yahu kaç zamandır, bilgisayara yeni bir AMD 3500+ aldığımdan ve anakartı dğeiştirdiğimden beri, format atıp duruyorum. Sıyırmama az kaldı diyebilirim, şimdiye kadar yaklaşık 17 format yedi. Zaten aldığım günden beri de ekran kartım sorunlu, sürekli saçma sapan takılmalar yaşıyorum, tam oldum resmen. Yahu bir ay içinde bir bilgisayara 17 kere format atılır mı? Ama oluyor işte. Sorunlar bitmiyor yarabbim, bitmiyor. İlk önce seste aptal aptal takılmalar vardı, gerçi onlar eskiden beri vardı ama daha da arttı. Bende ses kartımı (Audigy SE) Audigy Value ile değiştirdim. Ama hala devam ediyor, hiç birşey farketmedi. Ekran kartımdan, fanı sebebiyle takıldığını düşündüğüm için, yeni bir Zalman fan aldım. İşe yaramadı, üstelik güç kablosu yetmediği için DVD-Rom'un güç kablosunu söküp ona taktım (bu arada nVidia kartların çoğunda üzerindeki fanı çıkartsanız da ekstra güç beslemesi istiyor, kartım AGP). Neyse, geçinip gidiyoruz işte öyle. Ama üç metreden fazla yanıma yaklaşmayın bu aralar, sinir katsayım arttı. Yerim hepinizi. Öptüm bitanem. Fdfjgnjkfdns.

Cumartesi, Şubat 25, 2006

Orjinallik hakkında...

Kaç zamandır oyuncular olarak, gerek oyun dergilerinde, gerek sitelerde sürekli "son zamanlarda çıkan oyunların klon olduğundan, artık oyunlardan eski tadı alamadığımızdan, orjinal fikirlerin oldukça az olduğundan" yakınıp duruyoruz. Peki, gerçekten orjinallik bir oyunun çok satmasını sağlıyor mu? Bence kesinlikle hayır. İlk başta Silent Hill'i örnek vermek istiyorum (özellikle birinci ve ikinci oyunları). Kaç site ve dergi tarafından sırf atmosfer bakımından "aşırı orjinal olduğu için notu 90'lardan 80'lere düşmüştü. Ardından Pychonauts. Psişik yetenekleri aşırı gelişmiş küçük bir çocuk olup, bir kampta dönen dolapları insanların zihinlerinin içine bir kapı yardımıyla girerek ortaya çıkarmak muhteşem bir fikirdi bence. Peki neden satılmadı? Çünkü "aşırı orjinal"di. Ondan sonra da adventure türünde çoğunuzun adını bile duymadığı(bu aralar fena taktığım :) oyun In Memoriam ( Amerika'daki adıyla Missing: Since January). Gayet sürükleyici bir senaryoyu oyunun içinden değil internetten araştırmak kadar güzel bir fikir olabilir mi? Ancak, bu oyunda maalesef kalıpların dışına çıktığı için beğenilmedi. Ve son olarakta, çoktan tozlu raflara girmiş olan Grim Fandango. Evet güzel oyundu, ama kaç kişi değerini bildi de alıp oynadı gerçek anlamda? Grim Fandango'da, Psychonauts'la aynı kaderi paylaştı (ki arkalarındaki beyin aynı, Tim Schaffer). Sonra sitem ediyoruz, "neden orjinallik yok" diye, ancak bunu dedikten sonra da Psychonauts'a burun kıvırıp Call Of Duty 2'yi veya Medal Of Honor: Pasific Assault'u bağrımıza basıyoruz. Size bir sır veriyim, bütün oyunlarda her zaman eğlence önplana çıkıyor aslında. Bir CoD neden bu kadar çok oynanıyor, veyahut Quake 4? Çok mu orjinaller? Hayır, eğlenceliler. Eğlence orjinalliği her zaman ikiye katlıyor. Yani, orjinal olanlar değil, sadece eğlenceli olanlar satıyor. Firmalarda bunun farkında,ve bu böyle olduğu sürece yeni fikirler düşünmek yerine kolay olanı yapıyorlar, şöyle düşünün, bir spagetti yiyorsunuz, üzerinde mozeralla peyniri var, ve siz bundan büyük zevk alıyorsunuz, ancak yeni şeyler de denemek istiyorsunuz, ancak yeni sos gelince tadını beğenmiyorsunuz ve eskisinden yemeye devam ediyorsunuz, ancak hala yeni şeyler denemek istiyorsunuz ve sürekli "yeni soslar istiyoruz" diye bağırıyorsunuz. Ancak firmalar, "diğer sosların" mozerella" kadar tutma ihtimalinin yüzde sıfır olduğunu bildikleri için yeni şeyler üretmektense sürekli aynı sosu veriyorlar size. Siz de büyük bir iştahla yiyor ve "neden yeni soslar üretmiyorlar ki?" diye düşünüyorsunuz :) Umarım kafamdakileri anlatabilmişimdir...

Perşembe, Şubat 23, 2006

Yorum ulan...

Burayı ziyaret edip yazıları okuyan insanlar, yorum yazın lütfen. Böyle kendimi çok yalnız hissediyorum yahu :) Yorum yazmak için üye olmak gerekmiyor...

Çarşamba, Şubat 22, 2006

Cik cik cik...

Kaç gündür medyamızda bir "kuş gribi"dir gidiyor... Artık kafayı yemek üzereyim. Yahu arkadaşım, "tavuğu iyi pişirince mikrobu ölüyor" diye bas bas bağırıyor doktorlar, beslenme uzmanları, ancak hala "bütün tavukları öldürücez, bütün tavuklara zulüüüm!" şeklinde bir yaklaşım sergileniyor. Bu nedir yahu? Hayır açıkça beyan edin "bu dıştan gelen bir emirdir. Ekonomimizi altüst etmek istiyorlar, bizde bunu yapıyoruz" diye, olsun bitsin! Zannımca bu olayla Bush'un "ellerinde kocaman silahlar var, savaş açıyoruz" demesi arasında çokta bir fark yok... Binlerce tavuktan belki bir tanesi hastalıklı, iyi de üretme tesislerinden hiç çıkmayan hayvanların ne suçu var? Onlar ne zaman kafeslerinden çıktı da virüs kaptı? İnsanlar neden gereksiz yere korkutuluyor? Acaba "dışarıdan" bu olayları izleyip ellerini ovuşturan insanlar mı var? Bu "birilerinin " çıkarları için mi, "birilerinin parasına" ihtiyacımız artsın diye yapılan bir dümen mi? Oh, bu sayede hem gündem değiştiriliyor ( doğalgaz sıkıntısı bi görünüp kayboldu nedense), hem de Türk ekonomisi göçüyor. Birileri (!) bu virüsü grip virüsüyle laboratuarlarda oynayark yaptı, bu kesin. Muhtemelen fakir Ortadoğu ülkelerinin yiyecek anlamında ucuz olduğu için beyaz ete bağlı ekonomilerini çökertmek için (birçok ülkede kırmızı et fahiş fiyatlarda). Yiyecek alım satımı, sonuçta ekonominin ciddi anlamda büyük bir kısmını oluşturuyor. Ve bence, bunu yapanlar er geç ortaya çıkar. Hem de kendi ağızlarıyla söylerler, bu zamanda "dünyayı papaz yerine koyup günah çıkartmak" moda oldu( Bush: Silah falan yokmuş, valla bana öyle söylediler. Şimdi de kuşlar İran'da silah var diyo, musaf çarpsın)...

Salı, Şubat 21, 2006

Açılış olarak...

Bilmem, aslında biraz tekno-trend'e uydum sanırım. Belki buraları da ziyaret eden birkaç insan evladı olur zamanla. İnsanların "Blog" adı altında "ünlü" olmak için birşeyler yapmadığını görmek güzel. Bu yavaşça, içe dönük bir çağa geçiyoruz anlamına geliyor. IRC'den, blog'lara... İletişim yine evrim geçiriyor. Ve bu konuda "malesef" yine yapabileceğimiz birşey yok, etrafımızda gelişen, aslında "bizim etrafımızda geliştiğini sandığımız" birçok olayda aslında hiç payımız bulunmaması gibi... Zaman akıp gidiyor, ve değişim kaçınılmaz. Ancak ivmesinin cidden arttığını hepimiz farkediyoruz. Zamanla birlikte, değişimin ivmesi, etkisi ve hızı da artıyor... Yapmamız gereken buna ayak uydurmak, ancak bazen gerçekten zorlandığımı hissediyorum... Bu günlük bu kadar sanırım :)